<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9053947&amp;blogName=donna+quijote&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fdulsinya.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fdulsinya.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>
Salı, Nisan 15

heyamo'dan

telgraf

"
bak işte, kendini bıraktığın o yerde, bulan olmadı seni.


sen değil miydin en hazin masalını bile ihtişamla anlatılır kılmaya çalışıp, kendine durmadan şaşırtıcı sonlar arayan? en “buldum” ânında neyi bulduğunu anlamamaklı, etrafa çocuk gözlerle bakan peki, ikide bir korktuğu başına gelen, gözünün önündeki çukurlara düşüp duran sen değil miydin? biraz acı lazımdı sana çok değil, biraz örselenmeliydin fazla yaralanmadan, biraz canın sıkılmalıydı; ama hep acelesi olan, varacağı yeri bilmeden koşturup duran, “geldik” anda dönüşe heveslenen, aslında varacağı bir yeri de olmayan, nice gece ışıksız gözlerle, geceden güne dönen, sen değil miydin?


bazı hayat tarife uymuyor işte, zamana tutunuyor rotasız, haritasız… sorsalar, kimseye söylenmeyecek sırların olsa, içine atsan, hiç unutmasan, yine böyle bir zaman gelip çatsa, ansızın dökülmeye başlasa dilinden en çok kime uzak hissettiğin kendini, en çok hangi şehrin hangi semtini hasretle anımsadığın, en çok hangi yemeği yerken aşka daha yakın olduğun ve ağlamak için neden bunca zaman beklediğin… artık bir tarifi olsa yani şu yaşadığının, bir haritası en azından, varılmayacak olanı. ondan sonra sislerin dağılır belki, ondan sonra durursun yine durduğun yerde. ondan sonrası uzak, hem de çok uzak,

içinden telgraf direkleri geçen şehirler gibi…

bak işte, bulan olmadı seni, kendini bıraktığın o yerde. sen değil miydin sadece kelimelerle bile bir süre idare edip, sonunda o bilmediğin ama, senin içinliğinden şüphen olmayan noktasına yaşamın, bir çırpıda işte, bir anlık karanlığın ardı sıra, –artık o an ne kadar sürecekse, hangi takvime göre– aydınlanır aydınlanmaz ortalık, tam da orasına işte yaşamın, bir buluşma gibi çıkacak olan? sonrasında bir süre, uzunca hem de, hiçbir şey yapmayıp, hiçbir şey başka, düşünecek, düşünecektin…

önce öykülerini yitirmeye başlarsın, sonra resimler gider koşar gibi, en son isimler… baş başa kalırsın tarihinden arınmış, anısız gününle… sonra… ondan sonrası hep acı, ondan sonrası hep acıklı,

içinde “telgraf” geçen türküler gibi…

boş ver, dersin, neyse işte, neyse ne."

Etiketler:

23:19 Donna Quijote | 2 sancho panza



2 sancho panza
  1. Blogger Boncukçu posted at 19 Nisan, 2008 19:56  
    Bunca güzel anlatılır hüzün ama belki de arada soluklanmak gerek, kendini suyun üzerine bırakıp, dipteki taşların sesini dinleyerek sadece.


  2. Blogger terazi lastik cimnastik posted at 27 Nisan, 2008 22:09  
    Cook uzun zaman oldu biliyorum bloguma bir sey yazmayali seni dogru duzgun okuyamayali.. Yollardaydim yine.. nereden cikiyor bu yollar nereye gidiyor diyorsundur.. okuduklarin disinda hicbir sey bilmiyorsun daha... Ne cok sey var anlatacak daha ne coook yok belki... Bil ki bu terazilastikjimnastik, bu parttimelibre, ya da bu parttimesocrates ya da bu esin.. sen bana ne dersen de.. ayni yildizlarin altinda ayni yalnizlik, ayni huzun, ayni gozyasi.. ozluyorum ama hicbir seyi.. kum gibi akip gidiyor..
    okudugumda bogazimin dugumlenmesine sebep olan bu siir geldi aklima...

    Bir telli kavak büyürdü,
    Daday'ın Çiydere köyünde usuldan usuldan.
    Yerin karanlığından azad olmus,
    Aydınlık sular yürürdü ayaklarının ucundan.
    Kendi halindeydi telli kavak.
    Geceleri gökyüzüne bakarak,
    Samanyolunu düşünürdü yaprak yaprak.
    Başka şey de dilemezdi.
    En uzak rüzgarlara kaptırmıştı başını;
    Ona konmayan kuşa kuş,
    Ona değmeyen rüzgara rüzgar da denmezdi.

    Gel zaman git zaman,
    Kızını everecekti Çiydereli Halil
    Cebindeki yetmezdi.
    Bir gece sabaha karşı;
    Ver yansın ettiler baltayı ayak bileklerine Telli'nin.
    Uyanıverdi ilk vuruştan
    Aman, dedi telli kavak; kıyman!
    Sular bulandı ayaklarının ucundan,
    Yapraklar yalvardı hep bir ağızdan; vurman!

    Aman zaman dinler miydi Çiydereli Halil
    Kızını everecekti, cebindeki yetmezdi.
    Yıkılıverdi telli kavak,
    Ortasına gecenin boylu boyuncak.
    Oldu mu ya, dedi telli kavak
    Böğründe duran baltaya;
    Yaşayıp gidiyorduk şunun şurasında.
    Kim gönderecek şimdi selamını suların,
    Samanyoluna yaprak yaprak?
    Ne olacak şimdi rüzgar?
    Kuşlar nereye konacak?

    Ordan oraya atıldı telli kavak
    Elden ele satıldı.
    Boynuna dört demir takıldı
    Çankırı'ya beş mavzer atımı uzak,
    Bir tepenin duldasına çakıldı.
    Telefon direği oldu telli kavak.
    Vınladı durdu telefon telleri boynunda.
    Samanyoluna baktı geceleri.
    Suları düşündü ayaklarının ucunda,
    Yapraklarını düşündü,
    Rüzgarı düşündü avcunda,
    Gözleri dolu dolu oldu.
    Bir türkü tutturdu en sonunda;
    'Telefonun tellerine kuşlar mı konar?
    Herkes sevdiğine cicim, böyle mi yapar?'


Yorum Gönder veya Yorumlarý Kapat